Kahvaltıda çay yerine portakal suyunu seçtiler. Sanat müziği çalan bir yeri ayarladı kuramsal yazar. ‘’Gülü susuz, seni aşksız bırakmam’’, şarkısı başladı, Ahmet Özhan söylüyordu. Müslüman olmasına karşın iyi bir insandı o. Ve kuramsal yazar dinsiz olmasına karşın, şarkı dinleyecekse, ondan dinlemeyi yeğlerdi; ahlaksız, onursuz, sigara ve içki içen, utanç bilmeyen sanatçılardan değil. Kuramsal yazar, ılımlı bir din karşıtıydı. Üzümünü alır, çöpünü atardı her şeyin, insan dışında. İnsanın ise çöpleşmişine bile sırt dönmez, merhamet elini uzatırdı. Hani derler ya, ‘’ Düşmanım olsun da senin gibi olsun, ’’ diye; işte o, öyle bir düşmandı.
Köşe yazarı, derinlere kaçan, sevimli, renk renk küçük bir balığın ürkek ilgisi ve görünümüyle sordu: ‘’ Bu durumda… Mesih bir kadın oluyor değil mi? Eğer İsa bir kadınsa? Yani bu durumda, erkekler Mesih savıyla ortaya çıkamayacaklar!’’
Kuramsal yazar: ‘’ Kurama göre öyle görünüyor… ama… ben hiç birine inanmıyorum ki. Hiçbir dine de inanmıyorum, ne İsa diye bir peygamberin yaşadığına ne Mesih’e ne Mehdi’ye ne Allah’a, ne öteki dünyaya….
-‘’ İnanmadığın şeyleri nasıl yazabiliyorsun ki?’’ dedi, köşe yazarı.
-‘’ Keloğlan masalları yazmak için Keloğlan’ın varlığına inanmak mı gerekir!’’ dedi kuramsal yazar. Ya da amipi incelemek, amip konusunda bilimsel yazı yazmak için amiple dost mu olmak gerekir? Türkleri bu boş inançlarla avutmaya, yanıltmaya ve yozlaştırmaya son vermek zorunlu artık. Hem Mesih’i, Mehdi’yi bekliyorlar hem de ‘’ Ben Mesih’im; ben Mehdi’yim’’ diyene sövüyorlar, deli gözüyle bakıyorlar! Bu insanları anlamak da olanaklı değil artık. Yani gerçekte hepsi, Mesih’in de Mehdi’nin de kendisi olmasını umuyor bence! O yüzden de Mesih’lik, Mehdi’lik öne sürenleri kıskanıyorlar ve aşağılıyorlar, dışlıyorlar. Birbiri ile anlaşabilen iki Müslüman bulamazsın ama tümü de Mesih’in de Mehdi’nin de Türk olmayacağı, Türkiye’li olmayacağı konusunda birleşiyorlar! Yabancı beğenisi, tutkusu, köleliği yer ettirilmiş toplumda, binlerce yıl boyunca. Yani Türk’sen, Türkiye’li isen, yabancı değilsen, yabancı bir görüşü savunmuyorsan, bir hiçsin, denilmek isteniyor… Türk’leri ve Türkiye’yi ayakları üstüne dikmenin, bağımsız, özgür ve özgün yapmanın zamanı geldi artık. Sağı da, solu da, dinlisi de, dinsizi de yozlaşmış çünkü. Özel, özgün, bağımsız, bilimsel bir şey üretmeden yalnızca yabancı kültürlerin ve inançların, yabancıların lak lakçılığını yapıyorlar. Türk Bayrağı taşıyorsan, faşist oluyorsun; Avrupa Birliği ya da Abd bayrağı taşıyorsan çağdaş, uygar oluyorsun… Yazık… İnsanlık onuruna, gururuna yazık. Kölelik geni diye bir gen varsa, bu toplumda bolca bulunuyor olmalı bence. Sağcısı da, solcusu da, dinlisi de, dinsizi de köle ruhlu. Atatürk özgün, özel, bağımsız bir insan olduğu için 1400 yıllık Osmanlı Tarihi’ne bedel bir adamdı tek başına. Oysa günümüz insanı yalnızca anlık, ansal, tikel ve nicel. O yüzden ki çabucak yozlaşıveriyor. Tek kültürü şımarıklık ve kibir… Ne felsefe biliyor ne mantık ne bilimsellik. Yandaşı mısın değil misin, ona bakıyor; onun tek sorunu bu. Solu da sağı da, boş inançları da, yanlış inançları da bitirmek gerekli artık. Siyasetçiler oy için, iktidar için tüm bu yozluklara, uydurukluklara göz yumuyorlar. Yani öncelikle, adına demokrasi denilen, gerçekte ise uyduruk siyasetçilerin ekmek kapısı olan yapıyı bitirmek gerekiyor.
Zaman su gibi akıp geçmişti, artık gitmeleri gerekiyordu. Ama hiçbir şey; sevda gibi akıcı değildir. O yüzden, dudakları, kapıya yöneldiklerinde birleştiklerinde, zamanı hiç duyumsamadılar. İnsan zamanı, en uç noktada, sevişirken unutur; en doruğunu ise ancak korku anında yaşar. O yüzden ki barış, unutmak; savaş, anımsamaktır… Yani sanat, unutmak; bilim, anımsamaktır.
-‘’ Seninle çok mutlu ve huzurluyum, ’’ dedi, köşe yazarı. Mutlu ve huzurluydu çünkü kuramsal yazarın yanında, unutulması gereken her şeyi unutabiliyor, anımsanması gereken her şeyi anımsayabiliyordu. İnsanı yaratan, madde değil felsefeydi… Sevdayı yaratan da…
Köşe yazarı, ‘’Bu kuramını araştırmak için, İsa’nın doğduğu, yaşadığı yerlere gidecek misin?’’ diye sordu.
Kuramsal yazar gülümseyerek yanıt verdi: ‘’ Eğer ayda yaşayan bir kelebeğin iç yapısını incelemeyeceksen, ayı incelemek için aya gitmene gerek yok, ‘’ dedi.
Evet, ayaklar, yürüyenler içindir; beyin ise düşünenler için. Gezginler gezerler, bilgeler otururlar. Ağaçlar gezmemelerine karşın, yaşamın temel kaynaklarındandır; gezmedik yer bırakmayan kırlangıçlara göre!
Köşe yazarı; alışık olmasına karşın, daire kapısının üstüne asılı, iri harflerle yazılı, ‘’ NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE, ATATÜRK’’ yazısına yine bakmadan edemedi, dışarı çıkmadan önce ve tanımlayamadığı bir huzur, mutluluk, güven, özgünlük, özellik, bağımsızlık, sınırsızlık, sonsuzluk, soyut güçlülük duydu…
Ama göremediği şey; uzun ve yoğun bir sürecin ilk adımını atmış olduğuydu… Mutluluk kuşu bazan ölü doğar… Ama hangi gül ölü değildir ki.
‘’Gerçekte Türk Toplumu öyle bir toplumdur ki önder gerekiyorsa önder, peygamber gerekiyorsa peygamber, din gerekiyorsa din, çağ gerekiyorsa çağ, dünya gerekiyorsa dünya yaratır. Yeter ki kendisi olabilsin; yabancı bağımlılığından ve tutkusundan kurtarılabilsin. Bu ülkede tüm dinleri yasaklamak zorunlu, öncelikle de İslamiyet’i; yoksa bu ülke yok olur gider, ’’ dedi, kuramsal yazar, arabaya doğru yürürlerken.
Kapıcı, karları atıyordu, kapı önündeki. ‘’Bir ülkenin uygarlığı; çalıştıran insanlardan çok çalışan insanların kültürüne bağlıdır. Yoksa her şey, altın yaldızlı teneke gibi olur.’’ diye düşündü köşe yazarı.
Köşe yazarının yüzündeki ay duruyordu, kuramsal yazarın sisli dağına yaslanık. Köşe yazarının usundan (aklından) kar topu yapmak, kar topu yapmak, kardan adam yapmak geçti ama utandı kendisinden; bu yüzden kuramsal yazara söylemedi de bu düşüncesini çünkü büyükler nasıl ki çocukların sigara, içki içmesini istemiyorlarsa, büyükler de çocukların oyun araçlarından uzak durmalıydılar. Bu, belki de çocuklar ve büyükler arasında ilk yazısız anlaşmaydı. Bu anlaşmaya her şeyden önce büyükler uymalıydı. Bunları düşünüp kendi kendine gülümsedi. Kuramsal yazar bu gülümsemeyi, ay ile denizin yakamozu sandı yani köşe yazarının yüzüyle ruhu arasındaki özel, gülmecesel, duygusal bir süreç ve üstünde durmadı bu gülümseyişin; gülümsedi ama kendi de.
Karda yürürken ayaklar vicdana gerek duymazlar çünkü karın üstünde ne bir karınca ne de bir uğur böceği yoktur. Bilgesel ölümün, insana huzur ve mutluluk vermesi, işte böyle bir şeydir: Artık zarar verilebilecek hiç kimsenin olmamasının huzuru ve mutluluğu; kendisine zarar verecek değil. Bu hoş bir mutluluktur. Kar ve çöl bu yüzden insana bilgelik sunar. Kardelen bu yüzden karı delip açmayı güzellik yapar. İnsanlık tarihinin temel ereklerinden ikisidir bu yüzden, kara ve çöle yenilmemek; karı ve çölü yenmek. Karı ve çölü yenemeyenler uygar olamazlar. Bilge olmak içinse ruhda, kardan ve çölden başka şey olmaması gerekir algı olarak. Kardaki tek korku, kayıp yere düşmektir; çöldeki tek korku ise ayakta duramamaktır… Bilge, zorun insanıdır. Öyle ki zor, bilgeyi, en zorlu düşmanı görür…
(Bu öykü; ‘’ Jesus’un şifresi’’ adlı uzun öykümden kısaltıldı.)
Necdet Gürçiftçi
2010-ocak
(Öteki öykü,şiir ve yazılarım Milliyet Blog'da var)
29 Ocak 2010 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder